Duygularınla Bağlantını Kaybedersen Ne Olur? Bu Hepimizin Hikayesi!

Featured Video Play Icon

ŞİMDİ SİZE BİR SORUM VAR!

Daha önce midenizin çekildiğini, kasıldığını hiç hissettiniz mi? Veya içinde böyle kelebeklerin uçuştuğunu? Veya göğüs kafesinizin daraldığını veya boğazınızın düğümlendiğini?

İşte tüm bunları yaşayan Michael isimli bir adamın hikayesinden bahsedeceğim. Bu hikayeyi getirip önünüze koyuyorum çünkü bu adamın çok büyük bir sorunu var. Ve bu öyle bir sorun ki, aramızdan bazıları bunu yaşamasına rağmen fark etmiyor ve bizler de bir gün yaşayabiliriz. Ama şanslı olduğumuz nokta, Michael bizlere ne yapmamız gerektiğini söylüyor. O kısma geleceğiz. Ama öncelikle Michael’ın hayatına baktığımızda, evli, 1 çocuk sahibi, başarılı bir yazar, konuşmacı olduğunu görüyoruz.

ŞİMDİ buraya kadar her şey normal; hani sizden bizden çok da bir farkı yok.

Ama film başlar başlamaz bazı şeylerin yolunda gitmediğini anlıyoruz. Ve Michael’ın bunları anlamasını bırakın, o an öfkeli mi, kaygılı mı yoksa umursamaz mı, farkında bile değil. Kendisinin daha nasıl hissettiğinin farkında olmayan bu adam, sizce başkalarının ne hissettiğini anlayabilir ve onlarla derin bir bağ kurabilir mi? Ve haliyle duygularıyla bütünleşmemiş Michael, hayatına anlam yükleyemiyor ve bazı sorunlar kapısını çalıyor (İlgili Bir Diğer İçeriğim)

Şimdi hazır olun, kötü bir şey geliyor.

Duygusal farkındalığınız az olursa kendinizle bağ kuramıyorsunuz. Çünkü kendinizi anlamıyorsunuz; ne hissettiğinizi, ne düşündüğünüzü bilmiyorsunuz. Ee haliyle Empati de yapamayınca, o çevreden kopmaya başlıyorsunuz. Ve bu durum Michael’ın hayatında neye yol açıyor biliyor musunuz? Eşi ve çocuğu da dahil olmak üzere, herkesin yüzleri aynı, sesleri bile.

Hazır olun. Daha da kötü bir şey geliyor.

Duygularıyla bütünleşemeyip çevresine yabancılaşıp derin bağlar kuramayan Michael, bir süre sonra da kendisini tanıyamıyor.

Anomalisa” (2015), bizlere duygularımızın ne kadar önemli olduğunu ve bu konuda farkındalığımızı artırmazsak neler olabileceğini aktaran harika bir stop-motion animasyon filmi.

Şimdi Michael’ın hikayesi bizlere çok yabancı bir hikaye değil aslında. Çünkü çevremizde Michael’lar var. Hatta aramızdan bazıları Michael. Birlikte yaşadığımız bir durum bu. Ama bu durumu daha iyi anlamak istiyorsak, Michael’ı bir ele almamız lazım.

Ne dedik;

  • Duygusal farkındalık eksikliği var. Nasıl hissediyor, o an vücudu ona ne demeye çalışıyor, bunların farkında değil.
  • İnsanlarla bağlantı kuramıyor.
  • Yalnızlık ve izolasyon da var.
  • Monotonluk ve hayatın boşluğu da var.

Hiç mi iyi bir şey yok canım derseniz; ara sıra duygusal farkındalık anları var.

Örneğin, Michael duygularına hitap eden bir şarkı dinlerken oldukça keyifli ve yaşam dolu olduğunu görüyoruz.

Şimdi bir kere daha hazır olun çünkü esas hikayemiz şimdi başlıyor. Çünkü Michael ilk defa sesi aynı olmayan bir kadını duyuyor.

Lisa.

Bu kadın, Michael’a göre diğerlerinden farklı. Onda çok bambaşka bir şey var ama anlamlandıramıyor. Lisa’dan aldığı ufak, tatlı heyecan onun hayatına biraz da olsa renk katıyor. Ama gelin görün ki bu kısa süreli duygusal farkındalık sürdürülebilir olmadığından, ufak tefek bahaneler ile birlikte Lisa’nın yüzünü diğerleri gibi yapıyor.

Bu hikaye daha da bir tanıdık geldi, değil mi? Şimdi bu tablomuza baktığımızda ne görüyoruz?

Kendisine veya başkasına ait duyguları anlamakta, tanımakta ve hissetmekte, yeri geldiğinde onları yönetmekte zorlanan birinin sizce duygusal zeka becerileri yüksek midir yoksa zayıf mıdır?

Peki, duygusal zeka denilen şey ne?

Bu kavram, zekanın bilişsel yeteneklerden ibaret olmadığını; duygusal ve sosyal becerilerin de zekanın önemli bir parçası olduğunu savunan teorilere dayanıyor. Başka bir deyişle, duygularımızı anlamadan, onlara yabancılaşarak yaşamayı seçtiğimizde, bunun sonuçları yalnızca iç dünyamızla sınırlı kalmıyor. Çevremizdeki insanlarla kurduğumuz ilişkilerden, hayatımızın tüm alanlarına kadar her şey bundan etkileniyor.

Peki bizler Michael gibiysek ne yapabiliriz? İhtiyacımız olan şey geliyor, hazırlanın.

İlk Ders: Ağlamak

Evet, yanlış duymadınız. Michael, ağlamanın onu duygularına ulaştıracak kısa yol olduğunun farkında. Oysa toplum olarak ataerkil ve kolektif kültürlerde genellikle ağlamak bir zayıflık göstergesi olarak görülür. İşte duygularımızı açıkça ifade etmek, sanki bastırılacak bir davranışmış gibi bizlere öğretilir. Ama bilim böyle demiyor.

Araştırmalar, ağlamanın stres sırasında yükselen kortizol seviyesini düşürerek vücudumuzun rahatlama tepkisini harekete geçirdiğini gösteriyor. Ağladığımızda, parasempatik sinir sistemi devreye giriyor ve biz sakinleşiyoruz. Yani gözyaşları, bedenimizin, zihnimizin ve ruhumuzun yeniden dengeye gelmesi için doğal bir mekanizma. (Çalışma 1 ve 2)

Peki, ne zaman ağlamalıyız? Öyle her şeye ağlanılmaz, değil mi? İşte burada duygusal farkındalık devreye giriyor.

İhtiyacınız olduğunda kendi kendinize şunları sormayı deneyin:

  • Şu anda nasıl hissediyorum?
  • Bu his nereden geliyor?
  • Ne düşünüyorum? gibi sorular, duygularınızı anlamlandırmanın ilk adımı.

Hatta bazen ne hissettiğinizi bile çözemediğiniz anlar olabilir. Videonun başında size sorduğum soruları hatırlıyor musunuz? Tahmin edeceğiniz üzere onlar tesadüf değildi. Duygularımız, hani sadece zihnimizde değil, bedenimizde de kendini gösteriyor.

Mesela Michael, bedeninin ona anlatmaya çalıştığı bu sinyallerin farkında değildi. Ama biz farkında olabiliriz.

Bilim insanları, duyguların bedenimizde nasıl hissedildiğini haritalandırdıkları bir çalışmayı 2013 yılında yayınladılar. Örneğin:

  • Mutluluk ve sevgi, bedenin her yerinde artan bir enerjiyle hissedilirken,
  • Üzüntü ve depresyon, bedenin bazı bölgelerinde hissedilen bir durgunluk, kırgınlık, ağırlık hissiyatı yaratıyor.
  • Öfke, kollarımızı yakarken,
  • Kaygı, nefesimizi daraltıyor, ellerimizi titretiyor ve bacaklarımızı hissizleştiriyor.

Daha sonraki yıllarda bu çalışmanın kapsamı genişletildi (Diğer Çalışma). Bu çalışmaları açıklama kısmında bırakacağım, göz atmayı unutmayın.

Şimdi gelelim İKİNCİ DERS’e: Gülümse

Gülümsemek, duyguların evrensel dili. Sözcüklere gerek kalmadan, karşı tarafla aranızda çok güzel bir bağ kurabiliyorsunuz.

ÜÇÜNCÜ DERS: DOST CANLISI OL!

Bizler sosyal varlıklarız. Kurduğumuz ilişkiler, bizi biz yapan şeylerin temelidir. Dost canlısı olmak birine yaklaşmak değil, aynı zamanda güven ve sıcaklık vermektir.

DÖRDÜNCÜ DERS: HER BİREYDE NEYİN ÖZEL OLDUĞUNA ODAKLAN!

Herkesin benzersiz bir hikayesi var. Herkes ilk defa bu hayatı yaşıyor. Şimdi, herkesi sıradanlaştırıp yüzlerine bir maske koymaktansa, hani onu özel kılan şey ne, ona odaklansak aslında dünya bizler için çok daha farklı bir yer olacak.

BEŞİNCİ DERS: ZAMANIN KISITLI OLDUĞUNUN FARKINDA OL!

Şu an bir daha geri gelmeyecek. Bunu en iyi yaş almaya başladığınızda anlıyorsunuz. Geçmişin yüklerini ve geleceğin kaygılarını böyle taşırken — ki taşıyacaksınız — arada, şu anını kaybetmemeye çalış.

ALTINCI VE SON DERS: HER İNSANIN SEVGİYE İHTİYACI OLDUĞUNU UNUTMA!

Bu hayatta istediğiniz her şeyi elde edin, her şeyi. Ama bunu paylaşacak sevdiğiniz insanlar yoksa hiçbir anlamı yok.

O yüzden çevrenizi sevdiğiniz ve sizleri seven insanlarla doldurun.

Görüşmek üzere…