Kelebek Etkisi | Küçük Olayların Büyük Sonuçları

Featured Video Play Icon

Yağmurun yağıp yağmayacağını nasıl anlıyorsunuz? Gökyüzüne bakıyorsunuz, değil mi? Bulutların kararmaya başlamasıyla, yağmur yağabilir diyoruz. Ya da telefonumuzdan hava durumuna da bakabiliriz. Şimdi hava durumu gündelik işlerin bir parçası olduğu için bizler için çok önemli. Günümüzü bir kenara bırakın, tarih boyunca da bu çok önemli oldu ve bizler hava durumlarının nasıl olacağını öğrenmek için birden fazla yönteme başvurduk. Örneğin rüzgarlar kuzeyden mi esiyor yoksa güneyden, batı, doğu mu? Hayvanların ve bitkilerin davranışları nasıl? Ayın ve güneşin konumları, denizlerin ve gelgitlerin davranışları gibi ilkel gözlem teknikleri ile bu sorunun cevabını yüzyıllar boyu aramışız. Bu soruyu Aristoteles de sormuş olacak ki MÖ 350 yılında, meteorolojiyi ve hava durumunu çeşitli yönlerden ele alıp incelediği 4 farklı kitap yazmış. Ondan daha da öncesine gidersek Babilliler, astrolojiyi de işin içine katıp, bulut modellerini gözlemleyerek bir çıkarımda bulunmaya çalışmışlar. Modern anlamda hava durumu tahminleri ise 19. yüzyılda telgrafların yayılmasıyla birlikte, farklı bölgelerden alınan hava durumu gözlemleri bir araya getirilerek sonuçlar elde edilmeye başlanılmış. İngiliz meteorolog Robert FitzRoy, 1850’li yıllarda düzenli ve sistemli hava durumunu yayınlamaya başladı. 1870’lerde Amerikalı meteorologlar, hava durumu tahmini için matematiksel modeller kullanmaya başladılar. 1. Dünya Savaşı’nda İngiliz meteorolog Lewis Fry Richardson, matematiksel modellerini daha geniş çapta yaparak, daha geçerli hava durumu sonuçları elde etmeye başladı.

Ve daha birçok bilim insanının o dönemdeki çalışmalarına baktığımızda, tahminlerin genelde kısa vadeli olduğunu görüyoruz. Çünkü o dönemde bilgisayarlar olmadığı için hesaplamalar elle yapılıyordu ve bu da çok fazla zaman alıyordu. Şimdi düşünsenize, matematik modeller bir yandan, gözlemler bir yandan ve birçok diğer faktörün ince hesaplamaları bir yandan derken, yaz, çiz, karala, son noktayı koy, dışarıya adımını atıyorsun ve bir bakıyorsun, yarını tahmin etmeyi bırak, şimdiden hava durumu değişmiş. Şimdi hesaplamalarınızı daha hassas hale getirmek istiyorsanız, o değişkeninizi etkileyen tüm faktörleri bilmeniz gerekiyor ve onları çalışmanıza eklemeniz lazım. Şimdi bu noktada da hava durumunu etkileyecek, sıcaklık, basınç, rüzgâr hızı ve yönü, nem seviyeleri, okyanus akıntıları, güneş radyasyonu ve daha birçok faktörü eklediğimizde, bir de şimdi bunları elle hesaplamaya kalkarsak, çık bakalım işin içinden. İlk başarılı hava durumu tahmini ise 1950’li yıllarda Amerikalı meteorolog Jule Charney ve ekibi, ENIAC dijital bilgisayarları kullanarak 24 saatte elde ettiler. O günden bugüne gerçekleşen teknolojik gelişmelerle birlikte, şu an tek bir dokunuşla birçok farklı parametreyi inceleyip, haftalık olarak hava durumunu görmemiz mümkün. Teknolojinin de yardımıyla gerçeğe en yakın verileri elde etmemize rağmen, bugün hava durumlarında 2 haftadan ilerisini görmeye gidemiyoruz. Bazen 2 haftayı bırakın, yarın bile beklenenden çok bambaşka bir hava durumu olabiliyor. Peki bu niye böyle? Meteorolog ve matematikçi olan Edward Lorenz, 1961 yılında rüzgâr hızı ve sıcaklık gibi 12 tane değişkenin yer aldığı bir modeli bilgisayarda simüle etmek için verilerini girerken, çok ama çok ufacık bir hata yaparak bu sorunun cevabına ulaştı aslında. İlk hesaplamasında sisteme (0,506127) bizim şu an okumakta üşendiğimiz bu sayıyı başlangıç verisi olarak ekledi. İkinci aşamada ise Edward Lorenz da üşenmiş olacak ki bu sayıyı (0,506) daha kısa olarak girdi. Lorenz’e göre bu sayılar arasında matematiksel olarak çok büyük bir fark yoktu ama sonuçlar gelince fark o derece fazlaydı ki Lorenz bilgisayarın bozulduğunu düşündü. Ve servisi çağırıp, çağırmamak arasında kalırken, “ya bu işte bir iş var” diyerek tekrar hesaplamalarını yaptı. Yine aynı farkta sonuçlar gelince bu sefer, bu durumun üzerine düşerek bazı sonuçlar elde etti. Hava tahmini modellerinin yanlış olduğunu, kesin başlangıç koşullarını bilmenin imkânsız olduğu ve en ufak bir değişimin bile sonuçlar üzerinde çok büyük değişikliklere yol açabileceğini literatüre kazandırdı (İlgili Çalışma). Kesin başlangıç koşullarını bilmenin imkânsız olması, en ufak bir değişimin bile büyük resimde bir etkisi olması, sanki biz bunu bir yerden biliyoruz gibi. Siz deyin KELEBEK ETKİSİ, Lorenz desin buna “Martı Kanatları”. Aslında bunu da adını hatırlayamadığı bir yazardan alıntı yaparak aktardı. Zamanla teorisini geliştirip yeni çalışmalar yayınladıktan sonra, yıllar 1972 yılını gösterirken Amerikan Bilimi İlerletme Derneği’nin (American Association for the Advancement of Science) bir toplantısında arkadaşı ve meslektaşı olan Philip Merilees, “kelebek etkisi’nin” daha büyüleyici ve çağrıştırıcı bir terim olabileceğini ona söyledi ve Lorenz, bu terimi beğenerek, çalışmalarına o terimle devam etti. Ve biz de bugün bunu kelebek etkisi olarak biliyoruz. Aslında kelebek etkisinin ismi ise Ray Bradbury’nin 1955 tarihli “A Sound of Thunder” isimli bilim kurgu öyküsünden esinlenilmiş. 2055 yılında geçen hikâyede Eckels adında bir adam, bir dinozoru öldürmek için 65 milyon yıl öncesine kadar bir yolculuk yapıyor ve haliyle kahramanımızın başına bu yolculukta birtakım şeyler geliyor ve güç bela kendi zamanlarına geri dönmeye hazır olduklarında, Eckels, bir kelebeğin üstüne basıyor ve onu ayakkabısının altında çamura saplanmış bir şekilde geri getiriyor. Ve geri döndüklerinde insanların tutumları, kullanılan dil, ülkenin lideri gibi birçok temel şeyin değişime uğradığını görüyorlar. “Bir kelebeği öldürmek bu kadar önemli olamaz! Olabilir mi?” Peki tam olarak bu kelebek etkisi dediğimiz şey ne? Brezilya’daki bir kelebeğin kanat çırpmasının Teksas’ta bir kasırgaya yol açması. Olacak iş mi? Olacak iş değil. Bu aslında metaforik bir anlatım. Kelebeğin kanat çırpması gibi küçücük bir hareket aslında çok büyük kasırgalara yol açmaz. Aslında anlatılmak istenen, koca evrende yer alan sınırsız faktörlerin, birbirleriyle oluşturduğu etkileşim sonucu düzensiz gibi duran ama bir o kadar düzenli ve dinamik olan bu hayatta, bir kelebeğin kanat çırpması gibi ufak bir hareketin bile, büyük resimde çok büyük ve anlamlı etkilere yol açabilecek zincirleme olaylar reaksiyonunu başlatabileceği, değişmeyen tek şeyin bu hayatta değişim olduğu, ve her saniye her nefeste bu değişimin gerçekleştiği, ve her şeyin hareket etmesi gerektiği yönde ilerlediği, bizlerin yaptığı her şeyin bizleri etkilediği, ve uzakta gerçekleşenlerin bile bizleri etkileyebileceği ya da bizlerin çok uzakları etkileyebileceği fikridir. Örneğin 1907 ve 1908 yıllarında olmak üzere, Viyana’daki Güzel Sanatlar Akademisi tarafından iki kez reddedilen bu adamın, acaba reddedilmeseydi ne olurdu diye düşünmeden edemiyor insan. Ama şimdi aynı zamanda bu akademi bu adamı 2 defa reddetti diye gidip bu adam, Adolf Hitler olmadı. Ya da 1. Dünya Savaşı’nı başlatan suikastın olduğu gün, Arşidük Franz Ferdinand’ın olduğu zannedilen ama hemen arkasında yer alan arabanın altına bir bomba yerleştiriliyor. Ve bombanın patlamasından sonra, önceden planlanan yeni bir rotaya geçiş yapılması gerekirken, iletişim eksikliği sebebiyle şoför mesajı alamıyor ve hatalı bir dönüş yaparak, suikastçıların bildiği güzergahta ilerlemeye devam ediyor.

Veya Küba Füze Krizi. Moskova’dan haber alamayan, nükleer torpido yüklü bir Rus denizaltısı konuşlanmış bir şekilde bekliyor ve bunu fark eden Amerikan uçak ve gemileri, bu denizaltının kimliğinin tanımlanabilmesi için yüzeye çıkması gerektiğini işaret eden derinlik bombaları kullanıyorlar. Denizaltının Kaptanı Savitsky, bunu savaşın başladığını zannediyor ve nükleer torpidoları kullanmaya hazırlanıyorken, “Dünyayı kurtaran adam” olarak anılan Vasili Arkhipov veto yetkisini kullanarak, büyük bir felaketin önüne geçiyor.

Ya da ABD tarafından atom bombasıyla Nagazaki vurulmadan önce, ilk hedef Kokura (Montajda yanlış telafuz edildi) şehri ve cephaneliğiydi. Ama saldırının olacağı gün, hava öyle bir bulutluydu ki, pilotlara görüş mesafesi sağlanamadı ve şehrin üstünde geçirilen 3 tur sonrasında pilotlar Nagazaki’yi hedef alarak oraya yöneldiler.

Şimdi bu örneklerden de anlıyoruz ki dünya üzerindeki yaşam, oldukça kırılgan ve değişken. Küçücük olaylar veya anlık kararlar, büyük resimde çok büyük etkileri olabiliyor. Şimdi bizler de hayatlarımız üzerine planlar yapıyoruz, işte hesaplamalarımızı yapıyoruz ama aynı zamanda şunu unutuyoruz ki hayat değişime tabi. Ve küçücük olaylar bile, çok büyük bir olaylar silsilesini başlatabiliyor. Ve ne yazık ki bunun sonucunda da bazen bizim o hesaplarımız, çarşıya uymayabiliyor.

Aslında hesaplarımızın çarşıya uymaması iyi de olabilir veya kötü de olabilir. Veya hiçbir şey de olmayabilir. İlla ki şimdi kelebek etkisi var, küçücük bir davranış yapayım ki, büyük değişikliklere yol açsın diye bir şey yok.

Şimdi ne demiştik, iyi hatırlayalım! “Anlamlı etkilere yol açabilecek zincirleme olaylar reaksiyonunu başlatabileceği fikridir.”

Peki bizler ne yapabiliriz? Aslında kelebek etkisinin ne olduğunu anlayıp, bu konuda farkındalık kazandıktan sonra, bu hayatın kaotik doğasını kabul etmeye başlıyoruz. Bu hayatın bir akışı var. Beklenmedik zamanda, beklenmedik şeyler karşımıza çıkabilir. Hesaplarımız çarşıya uyabilir, uymayabilir.

Ve bu hayatın akışına uygun hızda olabilirsek, var olan durumlara uyum sağlayabilmemiz ve gelenle gideni kabul etmemiz daha kolay olabilir. Ve zamanında sıradan olan basit bir eylemimiz, hayatımızın bambaşka bir noktaya gelmesinde pay sahibi olabilir. Ve en önemlisi, bizler ne kadar bazı şeyleri kontrol etmeye çalışsak da, bu hayatta kontrol edemediğimiz bazı şeyler var. Yani bizim sınırlarımız var. Yani biz kendimizin farkında olmalıyız, neler yapabiliriz ve neler yapamayız.

Ve çevremizin farkında olursak, bizim çevreyle, çevrenin bizimle, çevrenin de çevreyle olan ilişkisine dair farkındalığımızı artırabilirsek, bu hayat dengesinin ne kadar derin olduğunu görebiliriz.

Ve bu hayatta varmak istediğimiz bir nokta olduğunda ve ona doğru küçük bile olsa en ufak adımlarla yola koyulduğumuzda, doğru zamanda, doğru yerde ve doğru şeylerle bir araya gelebiliriz (İLGİLİ BİR DİĞER YOUTUBE VİDEOM).

Ya da ufak bir kelebek gelip, bizim hayatımıza dokunur ve çok bambaşka şeyler olur. HAYAT İŞTE!