Yalnızlık mı Sosyallik mi? Hayatınızı Dengeleyin!

Featured Video Play Icon

Tahmin edin bakalım, şu an neye bakıyorsunuz? Ben de ilk baktığımda “Beyine benziyor sanki,” demiştim ama bu aslında bir havza yatağındaki suların haritası.

Havza ise belli bir alan içerisinde yer alan dere, çay, nehir, göl ve yağış suları gibi su kaynaklarının belli bir noktada toplanmasıyla oluşuyor. Eğer bu toplanan sular, deniz veya okyanus ile bağlantısı varsa ve sularını oraya ulaştırabiliyorsa “açık havza“, eğer bağlantısı yoksa ve suyunu havzanın içinde tutuyorsa “kapalı havza” diyoruz. Ve bu kapalı havzalardaki suyun kendi içerisinde takip ettiği bir döngüsü var. Hava ısınır, buharlaşır, yoğunlaşıp yağmur olarak geri toprağa döner. Bu döngü devam ettikçe geride tuz tavaları veya diğer mineral birikintilere yol açabiliyor. Bu, bölgesel flora ve fauna için hem zengin bir habitat oluşturabiliyor hem de birtakım zorlukları beraberinde getiriyor. Örneğin, suyun burada geçirdiği döngü sebebiyle oluşan tuz ve mineraller, suyun tatlı olmamasına yol açıyor ve haliyle içilebilir su kaynakları kısıtlı. Ayrıca birçok kara ve deniz canlısına ev sahipliği yapma konusunda kurak bir bölge. Ve kapalı havzalar bir akışta olmadığı için kendilerini temizleyemiyorlar ve beslenebilecek kaynakları olmadığı için de iklim değişikliklerine karşı hassasiyetleri fazla olup, kuruma tehlikesiyle karşı karşıya kalma durumlarına müsait. Örneğin, kapalı havzalara ülkemizden Van Gölü, Tuz Gölü; dünyadan Ürdün-İsrail sınırında yer alan Lut Gölü ve Amerika’daki Ölü Vadi örnek verilebilir.

Şimdi bu kadar sınav bilgisi yeter, gelin şimdi böyle bir havzanın içerisinde yaşayan, emekli, arada bir göle giderek balığını tutan, kamp ateşleri yakıp geceleri kahvesini içen, kişisel zorunlu ihtiyaçları için kasabaya arada bir giden, dertsiz tasasız bir Ahmet amcamız olsun. Pek misafiri de yok, bayramdır, seyrandır; kimi kimsesi yok bu adamın. Öyle yalnız başına yaşayıp gidiyor. Gelen gideni olsa bile çok fazla iç içe değil onlarla, hani biraz mesafesini hissedebiliyorsunuz. Hem yalnızlığın ona verdiği alanla mutlu, hem de ona ödediği bedelle huzursuz. Günler günleri kovalamış, gel zaman git zaman derken, bir gün Ahmet amca gecenin bir vakti salonun ortasında oturmuş televizyon izlerken kapısı çalınmış!

Şöyle koltuktan kalkıp, yavaş ve sessiz adımlarla ilerleyip kapıyı hafif aralayıp bir bakmış ki; kaygı, üzüntü, depresyon ve bir sürü (azalan sosyal beceriler, fiziksel sağlık sorunları, bilişsel gerileme, olumsuz benlik algısı vb.) hayat problemleri kapının önünde. Ahmet amcaya, “Kapıyı aç, biz geldik,” diyorlar 😂. Ahmet amca ne yapsın, şimdi o kapıyı açmasın mı? Yemin ediyorum, o kapıyı kırarlar. Aslında şöyle çevremize dikkatli baktığımızda, aynı Ahmet amcamız gibi kapalı bir havza olan, beslenemeyen, beslemeyen, suyunda tuz birikmeye başlamış, tadı da biraz acımış, iki sohbet edemediğimiz, kendi içindeki zenginliğini tam olarak ortaya çıkartamamış, yalnız olan ve kurumaya yüz tutmuş, kendisini yenileme potansiyeli sınırlı olan kapalı havzalar gibi hayatı biraz durağanlaşmış çok insan var.

Hayatımızda bazen kapalı bir havza gibi olmanın, kendi içine kapanmanın, dışarıyla bağlantıyı kesmenin, yalnızlaşmanın getirdiği iyi şeyler olduğu gibi, bazen de kapımızın çalınmasıyla bizi ziyaret eden hayat gerçekleri var. Aslında bu, insan olma deneyiminin bir parçası. Yani bundan kaçış yok. Nasıl ki kapalı havzaların oluşumunda yer şekilleri ve iklim önemliyken, bizim için de yaşamın getirmiş olduğu etkileşimler sonucu oluşan hayat koşulları gereği bu duygulara kapılabiliyoruz ve kapalı havzalaşabiliyoruz. Ya da bazen bu bizim kendi tercihimiz de olabilir. Kaynaklarımızın dışarıya açıldığı akarsuların önünü kapatabiliriz ve çevreyi besleyemediğimiz gibi, çevreden de beslenemeyiz. Ve haliyle kuruyabiliriz, kurutabiliriz!

Hüseyin, şimdi madem kapalı havza olunca başımıza böyle şeyler gelecek diyorsun, bizler açık havza olalım. Bir sürü kaynaklarımız olsun, çevremiz bizi beslesin, bizler çevremizi besleyelim. Ve açık bir kaynak olalım,” diye düşünebiliriz. AMA açık bir havzayken de potansiyellerimizi ve kaynaklarımızı kontrol edici belirli sınırlar olmayınca, kaynaklarımızı boşa harcayabiliyoruz, akışta kaybolabiliyoruz ve hızlı bir yaşam geçirip tüm bu kaynaklarımızı değerlendiremeden hızlı bir şekilde tüketip kurutabiliyoruz. Ve biz insanlar yeri geldiğinde, ne kadar açık bir havza bile olsak, bazen kendi içimize dönmeye, kendimizle baş başa kalmaya ve kendi sınırlarımız içerisinde yaşamak istediğimiz anlar oluyor bu hayatta. Ve açık bir havza olmaya devam edersek, bu durum bize zarar vermeye başlıyor.

Prof. Dr. Erdinç Duru hocamın derslerinde dediği gibi sanırım; “Kapalı sistemler çürümeye mahkumdur. İnsan yarı açık bir sistemdir ve öyle olmalıdır.” Yarı açık sistemden kasıt aslında, arada bir dengenin olması. Zaman zaman her iki sistemde de olmanın sakıncası yok aslında, hatta iyi yanları bile var. Kapalı olduğumuzda kendimizle yalnız oluyoruz. Bu noktada, bizlerin iç gözlem yaparak kendi benliğimizde yolculuklara çıkmamız, kendimizi tanımamız, duygu ve düşüncelerimizin derin noktalarına dalarak, kendimize sarılabilmek için çok değerli bir vakit elde edebiliyoruz. Şimdi yalnız olmanın da vermiş olduğu can sıkıntısından dolayı, yeni fikirler elde edebiliyoruz veya yeni bir uğraşlar buluyoruz. Aynı zamanda odaklanabildiğimiz için çalışmalarımız daha verimli hale geliyor ve bu da yaratıcılığımızı artırıyor. Örneğin, Rowling’in Harry Potter’ı yazarken, kafede yalnız başına sayfaları karalamasının dışında, hayatının o döneminde yoğun bir tek başınalık döneminden geçiyordu.

Veya Steve Jobs. Yalnızlığın ve iç gözlemin önemine defalarca vurgu yapıyordu, ama işleri sebebiyle öyle bir açık havzaydı ki zaman zaman yalnızlığı arıyordu ve şirketinde sessiz bir oda ya da zen bahçesi gibi yerlere kaçıyordu. Veya Carl Gustav Jung’un dediğine bakarsak, bizler kendimizle yalnız kalmaya başladığımızda komplekslerimizin çeşitli yönleriyle yüzleşebiliyoruz ve bu yüzleşme bizi bir bütünleşmeye doğru yol aldırıyor. Ve bizler bu bütünleşmeye doğru yol almaya başladığımızda, kendimize dair bir öz farkındalık geliştiriyoruz ve dünyayı daha derinden anlamaya başlıyoruz. Örneğin, Henry David Thoreau… Özellikle bu örneği sona bıraktım çünkü tam da bu kitabını yazarken, kapalı bir havza olan Walden Göleti’nde iki yılını tek başına geçiriyor. Kitabında, insanlardan uzakta bir ormanda yaşamanın zorluklarından bahsediyor. Ve onun da kapısı çalındığında, aslında yapıcı ve olumlu yaklaşımlarla hayatında bir denge kurarak kapalı bir sistem içerisinde yarı açık bir sisteme sahip olduğunu görebiliyoruz.

Aslında şimdi, tüm bu örneklere baktığımızda, açık veya kapalı bir havza olmak önemli değil; sistemli bir denge olmak çok önemli. Çünkü hayatımızın dönemlerinde, durumdan duruma göre veya yaşantılarımızla birlikte açık veya kapalı bir havza olmaya doğru yol alabiliyoruz. Haliyle, şimdi o denge kaybolduğunda, bizim o dengeyi sağlayabilmemiz için bir mücadele başlıyor. Örneğin, şimdi kapalı bir havza gibi olursak, yeri geldiğinde bize hayat katacak sosyal etkileşime ihtiyacı olan bizler için bu kapalı havzanın fazlası iyi gelmiyor, çünkü sosyalliğe ihtiyacımız var. Bazen de bizler, hayat koşturmacasından veya aşırı sosyallikten dolayı boğulabiliyoruz ve haliyle kapalı bir havza olmaya ihtiyacımız olabiliyor. Ama şimdi sosyal olmanın da vermiş olduğu bir güvenlik alanı var, ve bizler ne zaman kendimizle yalnız kalmaktan korktuğumuzda daha fazla sosyalliğin içine atlayarak bazı dertlerimizi unutmaya çalışıyoruz. Biraz böyle her iki tarafa da yalpaladıktan sonra, dengeyi sağlamak biraz zaman alıyor. Ve bazılarımız, o dengeyi hiç sağlayamıyor. Her yeni yaşımız bizlere çok bambaşka şeyler getiriyor. Karşılaştığımız bu yeni hayat deneyimleri karşısında, bizlerin bir denge kurması gerekiyor. Bu da aslında insan olma deneyiminin bir parçası. Yani hayatımızın bir döneminde, inanın bana, yalpalayacağız.

Bu yüzden, bu hayatta bir denge kurabilmeyi öğrenmek çok önemli. İki taraftan birinin baskın olması yerine, başkalarıyla birlikteyken o anların tadını çıkartmalı, onlardan beslenmeli ve onları beslemeliyiz.

Aynı zamanda, bu sosyalliğin ve hayat koşturmacasının gürültüsü içinde yalnız kalabileceğimiz, nefes alabileceğimiz, kendimizle vakit geçirebileceğimiz ve kendimize dair içgörü kazanabileceğimiz anlar oluşturmalıyız.

Ve arada bir bizler de bir insan olarak dengeyi kaybedip bir tarafa savrulabiliriz. Bu çok doğal bir şey, ama savrulduktan sonra tekrardan denge oluşturabiliriz; o noktaya odaklanmalıyız. Bu noktada, hayat dengeni kaybettiğin anıların varsa veya hayatında dengeyi nasıl sağladığına dair görüşlerin varsa, lütfen yorumlarda bizimle paylaşmayı unutma 😊

Görüşmek üzere!